Bir zamanlar uzak bir krallıkta, gökyüzünü aydınlatan Ateş Kuşu adında efsanevi bir kuş yaşarmış. Tüyleri altın gibi parladığı için onu gören herkes büyülenirmiş. Ancak bu kuşu yakalamaya kimse cesaret edemezmiş; çünkü o, sadece temiz kalpli insanlara görünürmüş.
Bir gün kral, bahçesindeki altın elmaları her gece birinin çaldığını fark etmiş. Askerlerini göndermiş ama hiçbir şey bulamamışlar. En küçük oğlu, Prens Aras, gece olunca gizlice bahçede beklemiş. Gökyüzü bir anda kızıl bir ışıltıyla parlamış ve o ışığın içinden Ateş Kuşu gelmiş. Aras, kuşun tüylerinden birini eline almış. Tüy o kadar parlakmış ki bütün ülkeyi aydınlatmış.
Kral bu tüyü görünce, “Bana bu kuşu getirirsen krallığımı sana vereceğim!” demiş. Aras yola çıkmış. Ormanlardan geçmiş, dağlardan aşmış. Her yerde iyilik yapmış — susuz kalmış bir ceylana su vermiş, üşüyen bir kurda battaniyesini paylaşmış, yaşlı bir kadının sepetini taşımış. Her iyiliği yaptığında, tüyü biraz daha parlamış.
Sonunda Ateş Kuşu’nun yuvasını bulmuş. Kuş Aras’a bakıp demiş ki:
“Beni arayan çok oldu, ama senin kalbin saf olduğu için buraya kadar gelebildin. Beni zincire vurmak isteyenlere görünmem ama iyilik yapanların yanında uçarım.”
Aras kuşu kafese koymamış. Kanatlarını özgür bırakmış. O anda kuş gökyüzüne yükselip parlak bir ışığa dönüşmüş. Tüyden bir ışık damlası yere düşüp, Aras’ın kalbine girmiş. Artık o, krallığın en bilge insanıymış.
Ve o günden sonra ülke hiç karanlık olmamış. Çünkü Ateş Kuşu’nun ışığı, insanların iyiliğinde yaşamaya devam etmiş.
