Gökyüzünde sabahın ilk ışıkları belirmeye başlamış. Yuvanın içinde minicik bir kumru olan Minnoş tatlı bir esinti hissetmiş. Kanatlarını yavaşça açmış, dışarıdaki yumuşak rüzgarın onu çağırdığını düşünmüş. Yuvanın kenarına konmuş ve etrafındaki ağaçları incelemiş. Her yer mis gibi çiçek kokuyormuş. Minnoş o an rüzgarla uçmanın ne kadar güzel olacağını hayal etmiş. Ama küçük olduğu için bazen cesareti kırılıyormuş. Yine de içindeki merak, hafifçe kıpırdıyor, kalbine sıcak bir heves doluyormuş.
Minnoş önce en yakın dala kadar uçmaya karar vermiş. Nazikçe kanat çırpmış. Rüzgar onu okşar gibi taşımış. “Ne güzelmiş böyle hafif olmak,” diye içinden geçirmiş. Daldan dala atlarken başka kuşlar da onu fark etmiş. Serçeler ona şevkle gülümser gibi ötüşmüşler. Minnoş kendini artık yalnız hissetmiyormuş. Biraz ileride açık bir alan varmış. Orada rüzgar daima daha serin ve hareketli olurmuş. Minnoş o alanın kenarında durmuş. “Acaba uçabilir miyim?” diye düşünmüş ama sonra cesaretini toparlamış. Kanatlarını açmış ve kendini rüzgara bırakmış. Rüzgar onu hafifçe yukarı taşımış, sonra sağa sola savurmadan yumuşakça döndürmüş. Minnoş şaşırmış ama çok mutlu olmuş. “Meğer rüzgar bana hep destek oluyormuş,” demiş içinden.
Öğleye doğru rüzgar biraz daha güçlenmiş. Minnoş bu defa arkadaşlarını da çağırmış. Hep birlikte küçük bir dans yapmışlar. Rüzgar kanatlarının arasından geçerken, her birinin yüzüne tatlı bir gülüş yayılmış. Minnoş artık kendine güveniyormuş. Cesaretinin, aslında minik bir adımla başladığını anlamış. Havada dönüp yuvasına geri uçmuş. Annesi kanatlarını açıp onu karşılamış. “Bugün bir kuş kadar güçlü hissettim,” diye içinden geçiren Minnoş, huzurla gözlerini kapatmış. Güneş kızıl tonlarına bürünürken yuva sıcacıkmış ve Minnoş rüzgarla dans ettiği günü hep gülümseyerek hatırlayacakmış.
